Dolar 49,7871
Euro 55,5137
Altın 6.498,93
BİST 11.151,03
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Mardin 24°C
Çok Bulutlu
Mardin
24°C
Çok Bulutlu
Çar 18°C
Per 18°C
Cum 16°C
Cts 17°C

Altın Portakal’da Yarışma Filmleri Günü

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, yeni haftaya film ekipleri ve seyircileri buluşturan söyleşilerle başladı. Pazartesi günü Ulusal Yarışma ve Yarışma Dışı Özel Gösterim kapsamında ikişer, Uluslararası Yarışma bölümünden de bir filmin ekipleri, gösterimler…

Altın Portakal’da Yarışma Filmleri Günü
REKLAM ALANI
27 Ekim 2026 11:08
9

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, yeni haftaya film ekipleri ve seyircileri buluşturan söyleşilerle başladı. Pazartesi günü Ulusal Yarışma ve Yarışma Dışı Özel Gösterim kapsamında ikişer, Uluslararası Yarışma bölümünden de bir filmin ekipleri, gösterimler sonrası seyircilerin karşısına çıktı. 

Ulusal Yarışma kapsamında ilk olarak Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Aspendos Salonu’nda sinemaseverlerin beğenisine sunulan, “Artakalan” filminin ekibi, soruları cevapladı. Söyleşiye; yönetmen Yeşim Ustaoğlu, oyuncular Öykü Karayel, Metin Akdülger, Ali Kayra Kul, İlyas Salman, Ayşegül Cengiz Akman, müzisyen Şevket Akıncı, yapımcı Anna Maria Aslanoğlu ve ortak yapımcı Yağmur Ünal katıldı. 

ARA REKLAM ALANI

Objektifini, şair bir kadın ve müzisyen bir adamın evliliğine yönelten “Artakalan” için yönetmen Yeşim Ustaoğlu, şunları söyledi: 

“Aslında herhalde şu anda karşımda oturan birçok insanın, sadece kadın değil, hemen herkesin birbirine, kendine sorduğu sorulardan biri: Bütün bu açmazların, çıkmazın içinden kendi başımıza nasıl çıkacağız, hepimiz nasıl çıkacağız? Film bundan hep şikayet ederek değil, bir çeşit, gidebilmeyi becererek çıkabileceğimizi gösteriyor. Çünkü karakterlerin yaşadığı yüzleşmeler ve öğrenme, kökleriyle ilgili. Her ânı değerlendirmemiz lazım; hayat bize ne söylüyor, insanlar bize ne söylüyor, nasıl görüyoruz, nasıl dokunuyoruz, nasıl işitiyoruz? Bu deneyimi seyirciye de yaşatmak istedim”

Filmde şair Elif karakterini canlandıran Öykü Karayel ise karakteriyle ilişkisini şu sözlerle tarif etti: 

“Elif, filmde Birhan Keskin’in ‘Taş’ şiirini seslendiriyor, o bana gerçekten bütün derinliğiyle karakteri tarif etti zaten. Onun dışında benim için çok şahsî bir film oldu diyebilirim; başımıza nadir gelir bu. Ve karakter özellikleri olarak, geçirdiği dönem olarak çok fazla ortak nokta bulduğumu düşünüyorum. O yüzden onun filmde çıktığı yolculuk, benim de şahsî olarak, Öykü olarak, çıktığım yolculuk oldu biraz da. 

 

Filmde şair Elif’in eşi, müzisyen Mehmet’i canlandıran Metin Akdülger ise rolü hakkında şu değerlendirmede bulundu: 

“Mehmet’i biraz kimliğini değiştirdiği bir yerde görüyoruz. İşiyle ve eşiyle ilişkisi üzerinden bir dönüşüm yaşıyor ve sonrasında aslında kendi kimliğini; erkeklik, babalık, eşlik kimliğini nerelerden aldığını, köklerinde bunun nereye dokunduğunu tecrübe ediyoruz. Elif’in yaşadıklarının çok farkında değil. Yani Mehmet bir müzisyen ama, dinleme üzerine ve ses manzaraları üzerine çalışan biri olmasına rağmen, hayatını paylaştığı kişiyle birlikteyken onu çok dinlediğini görmüyoruz. Kendi cevaplarını hazırlar bir şekilde duruyor sürekli. Bu, onun bir davranışı ve ironisi bence. O yüzden kendi hayatıyla yüzleşmesini tamamladıktan sonra bence Elif’in şiirlerini de daha iyi anlamaya başlayabilir”

Yasemin Sakallıoğlu: Ben komedi yapmak istiyorum, yapımcılar sürekli gündüz programı teklif ediyor

Ulusal Yarışma’daki diğer söyleşi ise “Düğün Şarkıcısı”na aitti. Film gösteriminin ardından gerçekleşen söyleşiye; yönetmen Emre Aybek, oyuncular  Yasemin Sakallıoğlu, Yiğit Özşener, Mehmet Korhan Fırat, Şahin Eryılmaz, Hande Doğandemir, senarist Erdi Işık ve yapımcı Rodi Kayım katıldı. 

Genç ve başarılı bir caz solistiyken düğünlerde şarkı söylemek zorunda kalan Şahnaz’ın hikâyesini anlatan filmdeki karakterlerin ne kadar gerçek ne kadar kurgu olduğunun sorulması üzerine senarist Erdi Işık, şöyle konuştu: 

“Şahnaz ve Muzaffer gerçekte yaşamış karakterler midir; hem evet hem hayır. Filmde yaklaşık yirmi üç yıllık bir süreç anlatılıyor ve Şahnaz’ın çıkış noktası müzik olduğu için o yılların müzik programlarındaki herhangi bir yarışmacıyı düşünebilirsiniz. Şahnaz karakteri orada olmayı tercih eden bir karakter değil ancak kınadığı programın konuğu oluyor. O yıllardaki bir müzisyenin günümüzdeki karşılığından ilham aldım diyebilirim”

Şahnaz karakterini canlandırmak için nasıl hazırlandığı sorulan Yasemin Sakallıoğlu ise “Şahnaz’ı hiç aramadım ki, o vardı zaten!” diyerek kendi tecrübelerinin zaten karakterden çok dar farklı olmadığını dile getirdi: 

“Ben de bulunduğum sektörde bir kadın komedyen olarak çok şey anlatmak isterken bana sevgili yapımcılar tarafından sürekli gündüz kuşağı teklifi geliyor! Bende devamlı bir gündüz kuşağı sunucusu görmek istiyorlar. Yani ben bunu zaten yaşıyorum, o yüzden Şahnaz’ı aramadım. Ama oynarken çok zorlandım. Çünkü ben komedi tabanlı bir oyuncuyum. Fakat Emre Hoca sağ olsun; çok zorlandım ama galiba böyle bir filme de zor bir yönetmen lazımdı”

Oyuncu ayrıca filmdeki tüm şarkıları kendisinin seslendirdiğini fakat “Küçüğüm” şarkısını söylerken çok duygulandığı için çekimi pek çok kez tekrarlamak zorunda kaldıklarını söyledi: “O sahne çok zor çekildi çünkü o kadar empati kurdum ki… Yönetmenime de söyledim; ben bu sahnede şarkı söyleyemiyorum, diye. Ve bu sahneyi otuz kez çekmişizdir”

Yiğit Özşener ise canlandırdığı Muzaffer karakterini şu sözlerle tarif etti: 

“Kendi içsel gelgitleri çok yüksek olan bir karakter. Yaptıklarına karşılık içindeki fırtınalar çok farklı; bir yandan hayal kurmanın, hayallerin peşinden gitmenin çok önemli olduğunu biliyor bir yandan da -bu filmin özelinde söyleyecek olursak- Şahnaz’ın yok olup gitmesini istemiyor. Bence hayallerinin karşılığını buluyor Şahnaz da, o yüzden Şahnaz’ı da yanında görmek istiyor. Çünkü canı çok yanıyor; kendisi de birçok şeyden vazgeçmek zorunda kaldığı için”

“Film için 2 yıl para biriktirdim, filmi 9 bin 600 Euro’ya çektik”

Bugün seyirci karşısına çıkan ilk Uluslararası Yarışma ekibi, “Six Weeks On” (Altı Haftalık Veda) oldu. Yönetmen Jacqueline Jansen ve görüntü yönetmeni Markus Ott, AKM Aspendos Salonu’ndaki gösterimin ardından soruları cevapladı. 

Kendi tecrübelerinden hareketle çektiği filmi, “Bir oto-kurgu” şeklinde tanımlayan yönetmen Jacqueline Jansen: “6 yıl önce bir bakımevinde kalan annemin vefatını tecrübe ettim. Kendi yaşadıklarımdan ve o zamana kadar bilmediğim şeyleri görerek bazı tecrübeler edindim ve öğrendim. Bunu bir hikâyeye dönüştürerek benzer şeyleri yaşamamış insanlarla paylaşmak istedim” diye konuştu.

‘6 haftalık veda’nın, Almanya’da yaşadığı bölgede, ölen birinin ardından geleneksel olarak tutulan bir yas süreci olduğunu söyleyen yönetmen, “Ancak Almanya’da bu pek konuşulmaz, biz de bu durumu ele almak istedik” dedi. 

Bir soru üzerine, filmi hayata geçirirken kendilerini zorlayan temel unsurun, maliyet olduğunu dile getiren görüntü yönetmeni Markus Ott, süreci şöyle anlattı: 

“Bu filmi yapabilmek için iki sene boyunca para biriktirdim. Bütçe bulabilmek için birçok yere başvurdum ve filmi 9 bin 600 Euro kadar bir bütçeyle tamamladık. Benim haricimde filme maddî katkı sağlayan kişilerin hiçbiri sinema sektöründen değildi.

Çekim aşamasında sette farklı rollere bürünmek zorunda kalmanın getirdiği zorluklar da oldu.  Düşük bütçeye rağmen çok kararlı bir görsel dil oluşturmaya çalıştık. İzleyenlerin “Başka bir görsel dil yaratmaya çalışmışlar ama bütçeleri yetmemiş” diye düşünmesini istemedik. Her kararımızı, bütçesizlikten değil, bilinçli bir sanatsal tercihle verdik. Düşük bütçeyle hareket etmenin zorlukları olduğu kadar, aynı zamanda özgürleştirici bir tarafı da vardı” 

Yönetmen Jansen de Ott’u, “Bizi finanse edecek kimse olmadığı için her şeyi kendi kaynaklarımızla çözdük. Filmde çalışan hiç kimse ücret almadı. Dolayısıyla böyle bir film yaparak aslında birçok kuralı yıktık, kurallara uymadık” sözleriyle destekledi. 

“Filmi çekmek 15 yıl sürünce rolüm değişti”

Uluslararası Özel Gösterim kapsamında seyirciyle buluşan “A Messy Tribute to Motherly Love” (Anne Sevgisine Beceriksiz Bir Saygı Duruşu) filminin oyuncusu Bart Klever, AKM Perge Salonu’ndaki gösterimin ardından soruları cevapladı. 

Filmi yapmaya 15 yıl önce başladıkları bilgisini vererek sözlerine başlayan Klever, finansman zorlukları nedeniyle yaşadıkları süreci şöyle anlattı: 

“Filmin ilk fikri 15 yıl öncesine dayanıyor. Ancak bağımsız sinemada finansman bulmak çok zor olduğu için süreç bu kadar uzadı. Bütçe kısıtları nedeniyle hikâyede ve mekânlarda revizyonlara gidildi; mesela Tayland’da çekim yapma planı vardı ama şartlar değişti. İşin ilginç yanı; yönetmen, 15 yıl önce bu hikâyeyi ilk tasarladığında başrolü benim oynamamı planlamıştı. Fakat aradan 15 yıl geçince artık o karakter için yaş olarak biraz olgun kaldım. Bu yüzden kuklacı rolünü üstlendim”

Senaryonun, yönetmenin kendi hayatındaki kayıplardan ve derin üzüntülerden beslenen, fazlasıyla kişisel ve duygusal bir yapısı olduğunu dile getiren oyuncu, bu sebeple ilk okuyuşunda senaryoyu kavrayamadığını ve yönetmenle senaryo üzerine epey konuşmaları gerektiğini söyledi. 

Klever, canlandırdığı kuklacı karakteri hakkında da şu bilgileri verdi: 

“Kukla sahnesi, hikâyenin en karanlık katmanlarından birini temsil ediyor: Bir annenin kendi oğlunu öldürmesi metaforu üzerinden son derece trajik bir temayı taşıyor. Kuklacı karakteri ise bu trajedinin karşısında duran, ipleri elinde tutan daha üst, yönlendirici bir figürü simgeliyor. Ana akım Amerikan sinemasında erkek karakterler genelde aşırı agresiftir; çatışmalar yumruklarla, fiziksel şiddetle ve eylemle çözülür. Bizim filmimizdeki karakterler ise dertli, içe dönük, bekleyen, gözlemleyen ve duygusal derinliği olan adamlar. Tiyatro eğitimi alırken dramaturji hocamız, Shakespeare’in Hamlet’inin; Batı edebiyatında doğrudan eyleme geçmeyen, durup düşünen, şüphe eden ilk erkek figür olduğunu anlatmıştı. “Olmak ya da olmamak” ikilemi tam da budur; refleksle vurup kırmak yerine önce durur, sorgular ve tartar. Bu filmdeki karakteri inşa ederken bana rehberlik eden şey de tam olarak bu Hamlet refleksiydi.

Oyuncu, kendisine göre filmin yorumunu ise şu sözlerle yaptı: 

“Aslında bu film genel hatlarıyla modern Batı kültürüne ve yaşam tarzına güçlü bir eleştiri getiriyor. Batı toplumunda insanlar sadece ‘anda kalabilmeyi’ öğrenebilmek için bile avuç dolusu para harcıyor. Sürekli bir şeyleri planlamaya, her detayı organize etmeye çalışırken muazzam bir kaygı ve stres biriktiriyorlar, sonunda da mental olarak tükeniyorlar. Filmimiz, kontrolü elden bırakamayan bu modern zihniyetin bir nevi ironik yüzleşmesidir”

“Yapay zekâya karşı yapmamız gereken; sezgisel ve feminen yönlerimizi beslemek”

Ulusal Özel Gösterim programında ise tamamen yapay zekâ ile oluşturulan “Uyuyan Kadın” filminin ekibi, sinemaseverlerin karşısındaydı. AKM Perge Salonu’ndaki gösterimin ardından gerçekleşen söyleşiye; sinemada Vikki Bardot ismini kullanan yönetmen Gizem Avcıoğlu ve yapımcı Alkan Avcıoğlu katıldı.

Film için Georges Perec’in “Uyuyan Adam” eserinden ilham aldığını belirten yönetmen, şunları söyledi: 

“Filmde elbette otobiyografik unsurlar var. Eşimle birlikte 15 yıl sinema sektöründe çalıştık. Ancak otobiyografiyi Georges Perec tarzında ele aldım. Perec’e göre odamızdaki eşyalar, kitaplar, plaklar veya her sabah çay içme rutinimiz otobiyografinin parçasıdır. Perec’in Uyuyan Adam eserinde tek bir adam vardır ve izleyici onu, ‘sorunlu bir karakter’ olarak kodlayıp kendinden uzaklaştırabilir. Bense tek bir kadın yerine birden fazla yapay/sentetik kadın figürü kullandım. Günümüzün veri bombardımanında izleyicinin, ‘Galiba burada kendimi gördüm, ben de bu tuzağa düşüyorum’ diyebileceği ortak bir yabancılaşma hissi yaratmak istedim”  

Gizem Avcıoğlu, filmdeki tüm kadın imajlarının beyaz/Avrupalı olmasının sebebini ise “Fransız Yeni Dalgası estetiğinden ve o dönemin görsel dilinden çok etkilendim. Sırf ‘çeşitlilik’ olsun mantığıyla farklı etnik kimlikler ya da beden tipleri eklemeye çalışsam kurduğum estetik dünyada çok iğreti ve yapay dururdu” diye açıkladı. 

Yapımcı Alkan Avcıoğlu da “Bu film gerçekçi bir dünya modeli kurmuyor; tamamen sembolik ve alegorik bir düzeyde işliyor. Odadan çıkmaya çalıştıkça daha fazla odaya açılan absürd koridorlar ne kadar gerçek dışıysa oradaki tiplemeler de gerçek insan değil, sembolik birer modeldir. Popüler anlatıların, dizilerin ya da Hollywood sinemasının temsil politikasıyla bu tarz soyut/alegorik bir filmin temsil mekanizması birbirinden farklı değerlendirilmelidir” dedi.  

“Perec’in Uyuyan Adam eserindeki yabancılaşma ve bilinç durumu daha bireyselken filmde yabancılaşma, dışarıdan gelen bir etkiden kaynaklanıyor. Teknolojiden tamamen kaçamadığımız bu çağda kendi anlamımızı ve çıkış yolumuzu nasıl yaratabiliriz?” şeklindeki soruya ise yönetmenin cevabı şu şekilde oldu: 

“Perec bu kitabı 60’larda yazdı; dolayısıyla bu psikolojik yalnızlaşmayı ve yabancılaşmayı yalnızca cep telefonlarına ya da sosyal medyaya bağlayamayız. Bu durum 50’lerde de 80’lerde de tartışılıyordu; insan bunu her dönem yaşadı.  

Teknolojiye teslim olmak yerine hayata kısa aralar vermek ve daha yumuşak alanlara yönelmek bir çıkış yolu olabilir. Yapay zekâ beynimizin analitik ve rasyonel tarafını bir şekilde ikame edebiliyor, bizim yapmamız gereken şey; yaratıcılık, hissiyat ve maneviyat başta olmak üzere daha sezgisel ve feminen yönlerimizi beslemek. Çıkışın, duygularda ve yaratıcılıkta olduğuna inanıyorum”  

Filmde aşk/ sevgi temasına hiç değinilmemiş olmasının sorulması üzerine ise yönetmen; bunun, bilinçli bir tercih olduğunu belirtti: 

“Çok doğru bir gözlem; film, bilinçli olarak tekrar üzerine kuruldu ve sevgi/aşk teması bilinçli şekilde yer almıyor. Günümüzün ruh halini, maruz kaldığımız bilgi selini ve maneviyattan kopuşumuzu yansıtmak istedim. Kalabalıklar, sürü halinde, otomatik yaşıyor. Adam Curtis’in de ifade ettiği üzere insanoğlu giderek makineleşiyor ve otomatikleşiyor. İnsanın, sevgilisinden gelen mesaja ne cevap vereceğini bile yapay zekâya sorduğu bir çağdayız; dolayısıyla sevgisizlik ve mekanikleşme, anlatının merkezindeydi.  

Görsel dilde de iki yıl boyunca çalıştım. Yapay zekâ ilk etapta çok parlak ve reklamvâri görüntüler üretir. Bense o bulanıklığı, dar alan derinliğini ve ışık kırılmalarını kullanarak rüya ile gerçek arasındaki o tekinsiz, atmosferik dokuyu elde etmek için görüntüyü bilinçli olarak deforme ettim”

Kurgucular Altın Portakal’da bir araya geldi 

Festivalde bugün ayrıca sektör adına önemli bir etkinlik de yer aldı. “Film Yapımında Yönetmen- Kurgucu İlişkisi”; Kurgucular Dayanışması’ndan (KUDA) Melike Kasaplar, İsmet Araç ve Naim Kanat’ın katıldığı panelde her yönüyle ele alındı. 

Yaygın anlayışın aksine, kurgunun, post-prodüksiyonda değil senaryo aşamasında başladığını belirten Melike Kasaplar, kendi çalışma tercihini şöyle anlattı: 

“İlk kez çalıştığım yönetmense ben özellikle senaryo aşamasında dahil olmayı tercih ediyorum. Senaryo aşamasında kurgucunun dahil olması, ortak bir sinema dili kurup kuramayacaklarını da anlamalarını sağlar” 

İsmet Araç ise yakınlık- uzaklık ayarını yapamamanın zamanla meslekî deformasyona yol açabileceğine dikkat çekerek kendi tecrübesini şu sözlerle paylaştı:

“Mesleğe ilk başladığımda filmlere biraz ders olarak çalışıyordum. Bütün referansları izlemeye çalışırdım; o neyi seviyor, yönetmen neyi seviyor, diye. Ama referanslar dezavantaj olarak dönmeye başladı bana. Çünkü referansları izliyorum; referanslara göre mi bu kurguyu yapacağım yoksa burada özgün bir şey çıkarmak için mi bu dünyayı oluşturacağım?” 

Panelde kurgu çalışanlarının meslekî hukukuna da değinildi. Dünyadaki kurgucuların birleştiği TEMPO Editörler Birliği çatısı altında Türkiye’de Kurgucular Dayanışması (KUDA) adıyla örgütlenildiğini belirten Melike Kasaplar; “En büyük problem olarak çalışma şartlarımızı iyileştirmeye çalışıyoruz. Kendimizi daha görünür kılmaya çalışıyoruz ki problemlerimiz de daha görünür olabilsin” diye konuştu. 

 

 

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

REKLAM ALANI